top of page

Bu kitap bir aşk hikâyesi değil. En azından yalnızca aşkın hikâyesi değil.

Bir insanın başka bir insana doğru yürürken kendisine rastlamasının, bazen kendisini kaybetmesinin, bazen de kendi küllerinin arasında yüzünü aramasının hikâyesi. Biraz yolculuk, biraz sürgün, biraz beden, biraz hafıza... Biraz da insanın söyleyemediği ne varsa kelimelerin ardına saklama çabası.

Bu sayfalarda aşk bazen bir sevgilinin gözlerinde belirir, bazen kara taşlı bir şehrin sokaklarında. Bazen bir annenin heybesine koyduğu ekmekte, bazen Dicle'nin suyunda, bazen kurumuş bir gülün yapraklarında, bazen de yıllar sonra insanın göğsünde fark ettiği tek bir beyaz kılda. Çünkü insan yalnızca yaşadıklarıyla yaşlanmaz. Yaşayamadıkları da yaşlanır onunla. Dokunamadığı eller, söyleyemediği sözler, yetişemediği insanlar, yarım bıraktığı yollar, bir türlü veremediği öpücükler... Hepsi zamanla bedenin bir yerine yerleşir. Kimi saçına ak düşürür, kimi alnında bir çizgi olur, kimi gecenin bir yarısı insanı yatağından kaldırıp boş bir sayfanın karşısına oturtur. Belki bu metinler biraz da o gecelerin ürünüdür.

Burada zaman doğrusal ilerlemez. Çocukluk birden kırk yaşın karşısına çıkabilir. Bir köy çeşmesinden akan su Dicle'ye karışabilir. Bir musalla taşı sevgilinin göğsüne, bir üzüm tanesi meme ucuna, bir kelebek insanın kendisine dönüşebilir. Seyyah yürür, Su Perisi kaybolur, anne bekler, sevgili susar. Tanrı bazen çağrılır, bazen sorgulanır. Günah ile sevap birbirinin sınırına dayanır.

Ve beden bütün bunların ortasında kalır. Çıplak. Savunmasız. Arzulayan. Yaralanan. Yaşlanan. Ama hâlâ dokunmak isteyen. Bu nedenle bu kitapta beden yalnızca şehvetin mekânı değildir. Bazen vatandır, bazen sürgün yeri. Bazen mabet, bazen suç mahalli, bazen musalla taşıdır. İnsan kendi bedenine bile yabancılaşabilir; aynanın karşısında kendisini tanımayabilir, bir yaraya bakarken geçmişini, bir kırışıklıkta çocukluğunu görebilir.

Aşk da bundan payını alır. Buradaki aşk temiz ve kusursuz değildir. Zaten öyle olmaya çalışmaz. Kıskanır, arzular, korkar, susar, öfkelenir, kaçar, geri döner. Bazen kutsal olana yaklaşır, bazen kutsal kabul edileni sorgular. Secde ile isyan, dua ile küfür, günah ile haz aynı insanın içinde yan yana durabilir. Çünkü insan çelişkidir. Bu sayfalarda Tanrı'yla konuşan da aynı insandır, Tanrı'ya öfkelenen de. Musalla taşına uzanan da odur, sevgilinin göğsünde yeniden doğmak isteyen de. Bir elmayı ısırdığı için cennetten kovulmayı göze alan da, küllerin arasından yanmamış bir gül yaprağı arayan da...

Belki de bütün kitap boyunca aranan şey tam olarak budur: İnsanın kendi hakikati. O hakikat bazen Mezopotamya'nın kızgın güneşinin altında belirir. Bazen Sur'un kara taşlarında, bazen Dicle kıyısında, bazen bir köy evinde, bir meyhanenin loşluğunda, dağların arasında ya da kimsenin gelmediği dağınık bir odada. Coğrafya bu yüzden yalnızca fon değildir. Taşın hafızası vardır burada. Suyun da. Dağın, ağacın, toprağın, üzümün, buğdayın, külün ve kanın da...

İnsan hangi toprakta büyümüşse biraz onun dilinde sever. Biraz onun korkularıyla sarılır. Onun yasaklarını taşır bedeninde. Onun savaşlarından, göçlerinden, ölülerinden, masallarından ve tanrılarından parçalar getirir aşkına. Bu yüzden sevgilinin yüzüne bakarken bazen bir şehrin yüzü görünür. Bir şehre bakarken de sevgilinin.

Kitaptaki anlatıcıların kadın mı erkek mi, seyyah mı âşık mı, yaralı mı suçlu mu olduğunu her zaman bilmek gerekmiyor. Bazen sesler birbirine karışıyor. Bazen “ben” dediğimiz kişi bir sonraki sayfada başka bir bedenden konuşuyor. Çünkü acının da arzunun da her zaman tek bir cinsiyeti, tek bir yüzü, tek bir adı yok. Belki edebiyatın özgürlüğü de burada başlıyor. Başkasının bedenine girebilmekte. Başkasının gözleriyle kendine bakabilmekte. Ve kendine ait sandığın bir yaranın binlerce yıldır başka bedenlerde de kanadığını fark etmekte.

Bu kitap kusursuz insanların kitabı değil.

Kırılmışların, özleyenlerin, yanlış yapanların, geç kalanların, susanların, bağıranların, arzuladıkları için utandırılanların, inandığı şeyleri sorgulayanların, bir yere ait olamayanların ve buna rağmen hâlâ bir çift gözde kendisine küçücük bir yurt arayanların kitabı.

Buradaki hikâyeler bazen birbirine değecek, bazen birbirinden uzaklaşacak. Bir öyküde gördüğünüz kelebek başka bir öyküde yeniden kanat çırpacak. Musalla taşı yeniden karşınıza çıkacak. Elma yine yasak olacak. Üzüm şaraba dönüşecek. Su akmaya, kül yağmaya, seyyah yürümeye devam edecek. Çünkü bazı imgeler insanı terk etmez. Bazı insanlar gibi. Ve bazı aşklar gibi.

Bu yüzden bu kitabı yazarken hiçbir şeyi bütünüyle iyileştirmek istemedim. Bazı yaraların izi kalmalıydı. Bazı cümleler tamamlanmamalı, bazı kapılar açık bırakılmalıydı. Okur içeri girdiğinde kendisine ait bir şey bulabilsin diye. Belki bir koku. Belki bir çocukluk. Belki unuttuğunu sandığı bir yüz. Belki de yıllardır söylemeye cesaret edemediği tek bir cümle.

Ben kendi payıma küllerin arasından bulabildiğim birkaç gül yaprağını bu sayfalara bıraktım. Gerisini okurun ellerine teslim ediyorum. Çünkü bazı hikâyeler yazıldığında bitmez. Bir başkasının yarasına değdiğinde başlar.

Öpüşmeden Yaşayanların Morgu / Gökhan Biçer

350,00 TRY Standardpreis
262,50 TRYSale-Preis
Anzahl
    bottom of page